31 Ekim 2017 Salı

Güle güle Türkçe



Amerikan kültürü aşısından sonra Avrupa filmleri bana hep daha renkli ve bizden gelmiştir. İran ve Hint filmlerini de beğeniyorum, kültür olarak hem farklı hem yakın geliyorlar. Oyunculuklarını samimi ve içten buluyorum, insana ait konuları güzel işliyorlar.
Ancak Hint filmlerini izlerken bir sıkıntı var; sıklıkla kullandıkları İngilizce kelimeler. Duygusal bir sahnede oyuncunun “sori” ya da “tenk yu” demesi, günlük konuşmanın içine yerleşmiş İngilizce kelimeler, yarı Hindi yarı İngilizce cümleler kulağımı rahatsız ediyor. Önce komik geliyor ama işin boyutunu kavrayınca ne kadar vahim durumda olduklarını anlıyorsunuz. 
Ne kadar istemeseler de geçmiş sömürge günlerinin izleri hayatlarının derinlerine işlemiş. Özgürlük mücadelesi verirken dillerini arındırma şansları olamamış henüz. Kendilerine ait birden fazla dili olan halklar, aralarında anlaşmak için İngilizce'yi tercih edince ortaya böyle saçma bir durum çıkmış.  
Bizi düşünüyorum da, bizim tek bir anadilimiz var ama ne yazık ki dünden hazırmışız teslim olmaya. Ne kadar meraklıyız yabancı kelime kullanmaya, seyv ettin mi, miting set edelim, okey, bay vs…  Farklı bir varlık gösterisi sanırım. Karşılığı olmayan teknik kelimeleri kabullenmek durumunda olmak yeterince acıklı ama bir de olanları kullanmama çabasını anlayamıyorum.
Elimizden değerlerimizi birer birer alıyorlar da uykuda mıyız acaba?

12 Ekim 2017 Perşembe

Özgüven, başarı ve mutluluk getirir mi?

Son dönemlerde takıldığım konulardan biridir özgüven ve narsizm meselesi. O kadar sert kabuklu insanlar ve ilginç çocuk yetiştirme yöntemleri görüyorum ki kafam hayli karışık bu konuda. 
Özgür Bolat'tan güzel bir yazıya denk geldim, paylaşmak istedim.

ÖZGÜVEN, BAŞARI VE MUTLULUK GETİRİR Mİ?

Sosyal bilimlerde en fazla araştırılan konuların başında geliyor ama tanımı hala tartışmalı.
Peki özgüvenli olmak ne anlama gelir? Özgüven, mutluluğu ve başarıyı nasıl etkiler?

ÖZGÜVEN VE SUÇ
1970’lerde özgüvenin, her zaman iyi bir şey olduğu varsayıldı ve ‘Özgüvenli Çocuk Yetiştirme Hareketi’ başladı.
Ama araştırmacılar, hapishanedeki suçluları analiz edince fark etti ki; mahkumların çoğunun özgüveni oldukça yüksek.
Ardından hemen “Özgüven ile suç arasında bir ilişki mi var?” sorusu akıllara geldi.
Acaba özgüven, tahmin edildiği karar iyi bir şey değil miydi?

ÖZGÜVEN VE NARSİSİM
Araştırmalar derinleşince fark edildi ki, özgüvenin tanımı yanlış yapılmış.
Özgüven kavramıyla narsisim (buna yükseklik kompleksi de diyebiliriz) karıştırılmış.
Suçluların çoğunun aslında özgüveni yüksek değil, sadece yükseklik kompleksleri olduğu anlaşıldığı.
Yani aslında mahkumların çoğu özünde, kendilerine güvenmiyor ve değersizlik duygusu hissediyor. Bunu da narsisim ile kapatıyor. Yani, narsisim, aslında özgüven eksikliği.
Bunun ardından özgüven yeniden tanımlandı.

ÖZGÜVENİN DOĞRU TANIMI 
Özgüven; kendinle barışık olma halidir.

Peki, kimler kendiyle barışık olur?
Kendilerini olduğu gibi kabul edenler.
Peki, kimler kendini olduğu gibi kabul eder.
Ailesi tarafından koşulsuz kabul görenler. Aile çocuğu koşulsuz kabul edince, çocuk da kendini değerli görüyor ve kabul etmeye başlıyor.
O zaman çocukta özgüveni geliştirmek için, onu olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Bu bağlamda da özgüvenin, en büyük temeli ‘özdeğer’. Yani, “Ben, ben olduğum için değerliyim duygusu.” Ama özgüvenin, tek temeli bu değil.

YETERLİLİK
Özgüvenin bir temeli daha var. O da ‘yeterlilik’.
Aslında yeterlilik de ikiye ayrılıyor.
Bir tanesi “hayatta yaşadığım sorunları çözebilirim” inancı.
Diğeri de bir alanda yeterli olma durumu.
Birincisine ‘özyeterlilik’, ikincisine ise sadece ‘bir alanda yeterlilik’ diyebiliriz.
(Özgüveni oluşturan üçüncü unsur da özerkliktir. Dikkat ederseniz üçü de ‘öz’ kelimesiyle başlıyor.)
Peki, özgüvenin hangi boyutu (özdeğer ve yeterlilik), başarı ve mutluluk açısından daha önemli?

ARAŞTIRMA
Özgüven konusunda dünyada otorite olan Prof. Morris Rosenberg bu soruyu yanıtlamak için bir araştırma tasarlıyor.
Özgüveni ikiye ayırıyor: genel özgüven ve özel özgüven.
(Genel özgüven, benim yukarıda bahsettiğim özdeğere; özel özgüven ise yeterliliğe denk geliyor.)
Bir grup öğrencinin özdeğer ve akademik alandaki yeterliliklerini ölçüyor. Daha sonra özgüvenin, okul başarısı ve mutlulukla ilişkisine bakıyor.

Ortaya çok net bir sonuç çıkıyor.

SONUÇLAR
Özdeğerin, başarıyla ilişkisi sadece %25. Yeterliliğin, başarıyla ilişkisi ise %49.
Yani, bir kişi değersiz hissetmesine rağmen yeterli hissediyorsa, başarılı olabiliyor.
Prof. Rosenberg, özdeğerin ve yeterliliğin mutlulukla ilişkisine bakıyor. Bu sefer tam tersi bir tablo ortaya çıkıyor. 
Özdeğerin, mutlulukla ilişkisi %50. Yeterliliğin mutlulukla ilişkisi sadece ve sadece %10.
Yani bir kişinin bir alanda çok başarılı olması, onun mutlu olacağı anlamına gelmiyor.
Kısacası, mutluluğun temelinde, bir alanda yeterli olmak değil, özdeğer yatıyor.

SONUÇ
Başarının mutluluk getirmediğini biliyorduk ama artık elimizde araştırma sonuçları var.
Bir çocuğun bir alanda yeterli ve dolayısıyla başarılı olması, onun mutlu olacağı anlamına gelmez.
Bir çocuğun mutlu olması için gerekli olan tek şey aslında onun değerli hissetmesi.
Onun için de ailenin onu koşulsuz kabul etmesi gerekir.
Aileler ilk önce, çocuğunun özdeğer duygusunu geliştirmeli. Özyeterlilik ise daha sonra gelmeli.

Kısacası, başarıya bağlı bir  mutluluk değil, mutluluğa bağlı bir başarı geliştirilmeli.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ozgur-bolat/ozguven-basari-ve-mutluluk-getirir-mi-40607690

12 Eylül 2017 Salı

Katy Perry - Chained To The Rhythm (Official) ft. Skip Marley

Turn it up, it's your favorite song
Dance, dance, dance to the distortion
Turn it up, keep it on repeat
Stumbling around like a wasted zombie, yeah
We think we're free (Aha)
Drink, this one's on me
We're all chained to the rhythm
To the rhythm
To the rhythm

8 Eylül 2017 Cuma

Önerilerim

Bir film, Dangal.
Epey  keyifli, seyri güzel, oyunculuklar doğal ve etkileyici, konusu farklı. Hem güldürüyor, hem hüzünlendiriyor, ama hepsi tadında. Seyretmeyen çok şey kaçırmaz, ama seyreden hayatı ve ilişkileri yeniden gözden geçirir, değerlerini sorgular, hayata bakış açısını geliştirir. Bir de filmin senaryo ve yapım aşamalarını incelerseniz iyi oyuncuların aynı zamanda topluma duyarlı ve iyi insanlar olduklarını, geldiklere yere boşa gelmediklerini görebilirsiniz.





İkinci önerim 2 kitap, birincisi 1984, ikincisi Hayvan Çiftliği. Her ikisi de Orwell'den. Okuyanların şu günlerde tekrar ele almalarında yarar görüyorum.
Okuyanlar bilir, yazar her iki kitapta da benzer ana fikri işlemiş. 1984 epey karamsar, okurken darlanıyorsunuz. Hayvan Çiftliği benzer söylemleri farklı bir dille anlatıyor ama daha rahat okuyorsunuz, sanki Lafontaine'den masal misali.
Acı olan okurken taaa 1940lı yıllarda anlatılanların, günümüzde de birer birer gerçekleşiyor olduğunu görmek. "Tarih tekerrürden ibarettir" sözü doğrudur elbette. Ama olanları farketmek ve engel olamamak çaresizliği rahatsız edici. Sanki sisleri dağıtıyor da zihniniz açılıyor, olan herşeyin anlamını kavrıyor ve sistemin içinde acizliğinizi yüzünüze vuruyor.
Tünelin ucunda ışık olmadığı fikri ümitsizliğe yönlendirse de, "biz neler gördük, bu da birşey mi" genlerimize güveniyoruz.



Görev zamanı

Büyük Değer, Bir Mucize
Eşi benzeri yok
Bütün zamanların ötesinde
Bize verilmiş bir mucize
İnanılmaz bir deha, hem de şaşırtıcı bir şekilde çok farklı alanlarda
Donanımlı, nitelikleri saymakla bitmez
İnsan olmanın en doğru örneği
Tartışmak gereksiz, anlamsız
Tarihi değiştirdi ve gitti.
Geri gelemeyeceğine göre, iş bize düştü.
Silkenelim ve kendimize gelelim.
Yolumuz belli, herkes bir ucundan tutmaya başlasın.


7 Eylül 2017 Perşembe

Hayaliniz var mı?

Hayaliniz nedir?
Hayal her zaman olabilir mi? Kimler hayal kurabilir? Birden  fazla hayaliniz olabilir mi?
Çocukken hayallerimiz vardı, gençken hayallerimiz vardı. Sonra ne oldu? Hayal kurmasak olmaz mı?
Hayal kurmak kendimizi gerçekleştirmenin ilk adımıdır. Mutluluk  ve anlam zaten kendiliğinden gelecektir. Anda yaşarken bizi zamanın ötesine sıçratacak, olur ya da olmaz, ama sınırları zorlayacak fikirler uçuşturacak, belki gerçekleşecek vs vs.
"Hayalgücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar. Dünyayı hayal gücü döndürür. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. "(Albert Einstein) gibi aforizmalarla kafanızı şişirmeyeyim ama bilgi artıkça hayal kurmaktan vazgeçiyoruz sanırım. Çocukken serbest olan hayal kurmayı yaş ilerledikçe çeşitli sebeplerle kendimizi sınırlamaya eğilimli görünüyoruz. Ve hatta sanırım bunun doğrusu olduğuna da ikna ediliyoruz, çünkü hayal kurmak bir yerde de hayalkırıklığı anlamına gelebilir ki, kendimizi bundan korumakla yükümlüyüz. 
Yüksekten uçmamaya çalışıyoruz. Oysa hayal kurmakla başlıyor herşey. Örnekler muhtelif, ama insanı ayakta tutan da, geleceğe bağlayan da, yaşamı şekillendiren de hayallerimiz değil mi?
Yoksa eldeki bilgilerle olduğumuzdan farklı olmayı beklemek delilik gibi bir şey. Hayalleri tarihten silersek, nasıl bir dünya olurdu gözünüzde canlandırabilir misiniz? Uzaya gitmekten, atomu parçalamaya, Everest'e tırmanmaktan, ulus kurmaya, sağlıktan, matematiğe sayabileceğimiz pekçok alandaki örneklerde hep başlangıç noktası hayal. 
Bizlerin de hayalleri var veya vardı. Ama bir yerlerde geride kaldılar. Sanırım zaman ayırıp uçmak lazım  toplum, medeniyet, gelenek, bilgi vs gibi ayağımızı bağlayan bağlardan sıyrılarak.
Hayal kurmak bedava. Üstelik gerçekleşmese de o an ki doyum eşsiz.
Kendinizi bırakın, hayal kurma hakkınızı geri alın, sıklıkla hayal kurun. Hayal kuran insanlarla konuşun, paylaşın, çoğaltın. Ayaklarınızın yerden kesilmesine izin verin. 
 
All  i have to do, is dream.




5 Eylül 2017 Salı

Tatil ne güzel şey(di)

Milletçe tatillere bayılıyoruz... da tatil kültürümüz nedir, orası karışık.
Son yıllarda 120 taksitle, fırsat bu fırsatlarla gezi çapımız genişledi. Yurtdışına çıkmayana kız vermiyorlar, o derece.
Öyle "bir kere gittim, şimdi bu bayram da evde durayım, el öpeyim" demek yok, her fırsatta gideceksiniz. Daha uzağa, daha başka yere, daha daha dahaaaa.
Eğer yurt içinde iseniz de ailecek giderken de çığlık çığlığa, bağrış çağrış gideceksiniz. Yolda iseniz herkes bilecek, aaa kolay mı o kadar emek harcadınız, para verdiniz, duysun yedi düvel.
Fotolar itinayla çeşitli mecralarda boy boy yayınlanacak, telefon çaldı mı "hımm evet, yine yollardayız, bizimki durmuyor maalesef, honkopurda festival varmış, katılıciiz, oradan da halaçatıda sörf uçuracağız, sonra da arkadaşlarımız yer ayırtmışlar, otele geçeceğiz" diye gayet memnuniyetsiz bir tonla cevaplayacaksınız.
Tatilde de orada burada kafa ütülemeye başlayacaksınız ki yandık.
Siz etrafı umursamayıp tatil benim, sevgili benim kime ne diyen, hep hareket halinde olup enerji patlaması yaşayan, durmadan bağıra bağıra konuşan ama hiç bir anlamı olmayan anlar biriktirenlerden misiniz? Ya da yüksek sesle müzik eşliğinde halay çeken, çoluk çocuğun çığlıkları ile mutluluğun doruklarında dolaşan erişkinlerden misiniz?
Çok mu eskide kaldı, sakin mekanlar, kafa dinlemeler? Ne oldu miskinliklere? Ne oldu horul horul öğle serinliğinde uyumalara? Kitaplara, huzura, meltem esintisine, sessizliğe, dinginliğe ne oldu? Kim aldıysa geri bıraksın, sövmeyeceğim.
Şaka şaka, tabiki trendleri biliyorum, hiç bu kadar geri kafalı bir tatil olur mu? Dur bir selfi çekeyim.
 



Yoksa siz hala kristmıs tatili için rezervasyon yaptırmayanlardan mısınız? Ne banal.

15 Ağustos 2017 Salı

Şu minnoşlara nasıl kıyar insan?
4 kardeşi annesinden ayırıp bahçeye bırakana mı kızayım, süt mama su veriyoruz diye kızanlara mı ya da çiçeklere zarar verebilecekleri için uzaklaştır diyenlere mi? Hangi biriyle başa çıkacağını şaşırıyor insan.
Yahu dünya sizin mi sadece, bu ne tahammülsüzlük.
Zaten hayatta kalabilmeleri mucize, sahip çıkıp yaşama şartlarını kolaylaştırmak en doğrusu. Tam moralim yerlere serilirken, biri çıkıp güzel bir destek veriyor, olması gereken oluyor diye seviniyorum. Normal insanlar hala var ne mutlu ki..






14 Ağustos 2017 Pazartesi

HAYIR, ROBOT DEĞİLİZ.

Oldum olası tepkisiz insanları anlayamadım.
Bir bildikleri var mı diye bakıyorum, çoğunlukla yok.

Bir şey onları rahatsız edecekse bireysel çıkarları doğrultusunda bakıyorlar, yoksa genel ya da empatik durum onların umurlarında değil.

Budala ya da kötü niyetliler bence.

Çünkü olaylara tepki vermek insani bir özelliktir, nezakettir, duyarlılıktır, yardımseverliktir, medeniyettir, sorumluluktur, cesaret ister vs vs....

Hiçbir şey yapmamayı kar sayanlar çok. Sokak hayvanlarına hep birileri su verir diye düşünen onlarca insan olduğunu gördüm. Peki bu kim diye sormaz, ya da ben de o birisi olabilirim diyemez. Üşenir.

Ailesi ya da yakın arkadaşı, sevgilisi vs... zor durumdadır, sataşma vardır, haksızlığa uğramıştır. Yorum yapmaz, bana bulaşmasınlar, ben cici insanım der, göz yumar.

İlişkileri bitirmek de çok kolay bazılarına. "Sevmiyorum, istemiyorum, yoruluyorum, ne gerek var, kötüsün, iyiyim, ben ben ben..." 
Hani aileydik, arkadaştık, paylaşılanlar dersin. Yok, benim için bitince herşey biter, büyük insanım ben... Gerisini toplamayı düşünmez, zahmet olur. Bırak dağınık kalsın, önemi yok, nasılsa benden sonrası tufan. İnsanlık oraya kadardır çünkü.

Şımarıklık mı, kendine saygısızlık mı, tembellik mi, kompleks mi? Sanki bilgisayar ya da film karakteriyiz, duygusuz robotlarız.

Bu kadar basit olmamalı diye düşünüyorum. İnsan güzel yönleri olan bir canlı, güzel bakar, güzel düşünür, iyilik yapar, sever, sayar, incitmez... İncelikleri vardır insan olmanın, sorumlulukları, ayrıcalıkları vardır.
Biri için değerli olmak güzel birşey üstelik. Vermeyi bilmek iyidir. İyi olmak iyiliği getirir hayatımıza.
Kendimize bir an önce dönüp bakmamız, hayatımızda cesur ve güzel insanların artması dileğiyle.







Son Yaprak


Önce Neval teyze, şimdi de Benal Teyze.... Dökülüyor yapraklar.